mercoledì 27 giugno 2007

SEN ŞAMPİYON OLDUN İŞTE !!

Sevmeyen ölsün'le başlayan Şampiyonluk kasedini teybe koyup efkarlara dalasım var.Sayesinde 70'lerde doğanlar Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en şanslı jenerasyonu olduk,1985-2002 arasını yaşadık...
Ve şahsıma gelirsek, sayesinde ,dost sohbetlerinde ''o yaştan bunları nasıl hatırlarsın ulan ? '' tepkisini gördüğüm 20 sene önceki olayları bana dünmüş gibi hissettiren güzel adam.
Strofor'un benzetmekten kaçındığı gibi aileden biri gitse bundan fazla üzülmezdim...




Devrim Sevimay'ın röportajı VATAN Gazetesi'nden...

paris'te son 20 saniye. ispanya tribünleri gol sevinciyle ayakta... yari finali çantada keklik gören alman futbolcular saskin... ve bir adam var sahanin yaninda duran; suskun. almanlar'in "hauptling silberlocke"u (kizilderili seflerinden gümüs kafa) iste o anda bir karar veriyor: "alman milli takim teknik direktörlügüm bitmistir!"

"gümüs kafa", aylar sonra bile tekrar tekrar yasadigi bu anlarin görüntüleriyle atatürk havalimani'nda ilerlerken bir yandan da sürekli sunu sorar kendine: "57 yasindayim. ve artik dinlenmek istiyorum. ama simdi dogu'nun sinirinda yepyeni bir maceraya atiliyorum. peki niye?"

derken havaalaninin son otomatik kapisi da açilir ve bambaska bir dünyayla tokalasir derwall. karsilayanlari arasinda kulübün ikinci baskani alp yalman, türk millilerin kaptani fatih terim ve asil önemlisi "son ümidimizsin" der gibi bakan sari-kirmizi gözler vardir.

onun 21 yil önce türkiye'ye girdigi bu havaalanindan simdi çikip biz ona gidiyorduk. foto-muhabiri arkadasim burak ve ben... dogrusunu isterseniz sadece takimiyla bir bahar aksami karsilasanlarin anlayis gösterebilecegi ölçüde belki saçma, mutlaka çok çocuksu ve pür bir sevinçle doluyduk. üstelik bastan karar vermistik burak'la: "biz bugün önce galatasarayli, sonra gazeteciyiz! hele de takiminin ilk sampiyonlugunu o beyaz saçli adam sayesinde gören bir kusak için tipki pirine uçan müritler gibiyiz..."

sonunda saarbrücken'i bulmustuk ama önünde gri cip duran bu villanin kapisini tam bir buçuk saat önce çalmaliydik. yoldaki kaza, mihmandarimizin azizligi, adresin yanlis kodlanmasi gibi gerekçeler hiçbir sekilde durumu kurtarmiyordu. korka korka parmagimizi zile götürdük. önce giristeki cam kapi bizzt etti, sonra yukaridaki beyaz ahsap kapi açildi ve saks mavisi kazakli bir adamin gri pantolonu göründü. basimi bile kaldiramadan çiktigim 10-15 basamak sonunda tam da bekledigim gibi bir ifadeyle karsilastim: "sizin kafanizi uçurmam gerekiyor!"

burak'la nefes bile almiyorduk artik. herhalde ikinci hamlesi kovmak olacak diye beklerken öfkeli sahin birden beyaz bir güvercin oluverdi: "ama yapmayacagim! haydi girin içeriye."

"tesekkürler derwall"
artik derwall'in sade, sari salonundaydik. elinde bir sise sodayla pesimizde dolanip bize "yoldan geldiniz, susamissinizdir" diye su veriyor; kendiliginden "tuvalet su tarafta" demek gibi halden anlayan ikramlarda bulunuyordu. daha yeni komadan çikmis, gelmeden önce "son röportaji sizinle olabilir" diye uyarilar aldigimiz biri için hayli misafirperver, hayli canliydi. onu bu kadar sicak görünce ben de gevseyip hazirladigim cümlelerimden birini gevelemeye basladim: "sizinle tanismak bizim için saklanamayacak kadar büyük bir mutluluk. izin verir misiniz?"

derwall ayakta durmus, kaslari havada beni dinliyordu. kendisine yaklastigimi görünce merakla bakmaya devam etti. içimde bütün galatasaraylilarin sükraniyla yanagindan öpüp "her sey için bir kez daha tesekkür ederiz efendim" dedim. muzip gülüslü derwall 78 yasinda artik ipi gögüsleminin de verdigi rahatlikla sordu: "sen 15 yil önce neredeydin?"

benimse konuyu dagitmaya hiç niyetim yok; 100'üncü yil coskusunu yasayan tüm cimbomlular adina içimizi döküp, andimizi okumaya devam ettim: "14 yil boyunca her lig sampiyonlugunun bittigi gün bizim için bir kâbustu. herkes bayraklarla caddelerde dolasirken biz pencereleri kapatip bitmeyen korna seslerine ragmen erkenden uyumaya çalisirdik. derken beyaz saçli bir adam geldi. onun sayesinde iki yil üst üste sampiyon olduk. dört yil sonra gitti ama onun ardindan da avrupa'da inanilmaz basanlara imza attik. ve sonunda uefa kupasi'ni kazandik. avrupa sampiyonu olduk. sampiyonlar liginde çeyrek finale çiktik süper kupayi biz gördük. dünya siralamasinda 10'a giren ilk türk takimi bizdik. üç yildizi fener'den önce biz taktik. hatta fener'in stadina bayrak bile diktik."

ben böyle allah ne verdiyse deyip, soluksuz giderken derwall'in yüzünde açan gülleri fark ettim. belli ki o da bütün galatasaraylilar gibi bu cümlelerden inanilmaz keyif aliyordu. fenerliler'le aramizdaki huysuz ve tatli muhabbete de siginarak derwall'e asil içimden geçeni soruverdim: "bütün bu keyifleri yasarken bile siz de fener'e çok sinir olur muydunuz?" denvall, "bu da sorulur mu" der gibi yüzüme bakip kesin bir ifadeyle yanitladi: "hem de nasil! her oynadigimizda!"

derwall türk futboluna avrupa'ya açilma cesaretini veren yegâne isim. 12 eylül darbesinden çikmis, pkk diye bir dertle daha yeni tanismis, ab'yi aklinin ucundan bile geçirmeyen, mutsuz bir türkiye'de futbol üzerinden de olsa "eger istersen kabindan çikabilirsin" ampulünü yakti.

* sizin bu durumla ilgili yorumunuz ne?
bunu gerçekten ben de bilmiyorum. (kalp piliyle yasayan ve yaklasik bir ay önce gribal enfeksiyon tanisiyla kaldirildigi hastanede suurunu kaybedip, komaya giren derwall her ne kadar saglikli görünüyor olsa da uzun esler vererek konusuyordu). sanirim sadece isimi yapmam yeterli oldu.

* peki ne yaptiniz da bu kadar basarili oldunuz?
ilk yaptigim sey kendi oyuncularimi seçmek oldu. çünkü geldigimde bana 35 oyuncu verdiler. bu rakam çoktu. ben onlarin içinden sadece en iyi olanlarini seçtim. bu teknik direktörler için basariya giden çok önemli bir adimdir.

* ikinci adim?
insanlara hem asagidan hem de yukaridan bakmaniz lazim. bir futbolcunun sadece nasil oynadigi degil, karakteri de çok önemlidir. bu yüzden ikinci isim onlarin karakterini disipline etmek oldu. buna gerçekten ihtiyaç vardi.

* zor oldu mu?
zordu, çünkü sorun türk futbolcusunun mantalitesindeydi. hayata ve futbola bakis açilari almanlar'dan çok farkliydi. örnek arif! akrobat gibiydi! antrenmanda o akrobasi hareketlerini yapmasinda hiçbir sakinca yoktu. ama sahada oynarken yapmamasi gerekirdi. puan için oynuyorsunuz sahada ve ancak takim oyunu oynarsaniz kazanabilirsiniz.

* türk futbolcusu biraz "artist" mi demek istiyorsunuz?
hayir, öyle bir sey diyemem. onlar çok iyi insanlar. oyuncularimin hepsini çok sevdim. ben de onlarla hep ayni seyleri düsündüm, hissettim. en büyük sorunlari antrenman sahalarinin çim olmamasiydi. tarla gibi çamur ve tas içindeydi. antrenman yaparken sürekli yaralaniyorlar, her düstüklerinde canlari aciyordu. onlara bu sorunu halledecegime söz verdim. ve kulübe bir çim saha yapilmasini sart kostum. böylece yaptiklari isi daha çok sevmeye basladilar. bir çim saha sayesinde her sey birden degismeye basladi.

* kendilerine deger verildigini hissedip özgüvenleri mi artti?
bravo! aynen böyle oldu. ben de onlara hep kendi çocugum gibi davrandim. onlarin kulüpten alacaklari transfer paralarindan formalarina kadar her seyleriyle ilgilendim. birlikte almanya'ya bile geldik.

futbolcular çocuk gibidir
* özellikle o yillarda türk futbolunun yegâne sorunu hücum yapamamakti. siz galatasaray'a gol atma cesaretini nasil asiladiniz, bu da zor oldu mu?
eger insanlari kendinize inandiramazsaniz onlari kazanamazsiniz da... bana inandiklari için dediklerimi de aynen yaptilar. biz orada tiyatro oynamadik, futbol oynadik. bizi seyreden futbolseverlerin görmek istedigi de buydu zaten.

* ama onlara bu gücü verecek özel bir formülünüz olmasi lâzim; ne söylediniz onlara da birden gol atmaya basladilar?
futbolcular çocuklar gibidir. küçükken ne verirseniz öyle giderler. ben onlarin sadece teknik direktörleri degildim, ögretmenleriydim de... bir seyi 'yapmayin' dedigimde yapmiyorlardi. gerçekten benim sözümü dinlediler. üstelik ben onlari sadece gol atmaya degil, sürekli kirmizi ve sari kart görmemeye de tesvik ettim. hele de fenerbahçe-galatasaray maçlarinda... her oynadiklarinda bu kadar kart görmeleri feci bir seydi. baktim ki bu böyle olmayacak birbirlerine daha çok yaklasmalarini saglamak için bir gün her iki takimi da yemege çagirdim. orada gördüm ki aslinda birbirlerini zaten çok iyi taniyorlar, sadece sahada oynarken düsman gibi davraniyorlarmis. neden böyle yaptiklarini o zaman çok düsünmüstüm. ve sonunda kendi kendime söyle dedim: bu konu artik benim sorunum degil! bana burada düsen bir görev yok!

* sizce neden böyle yapiyorlardi?
mesele suydu: galatasaray, fenerbahçe, trabzonspor ve besiktas için her takima yenilebilirdiniz. ama birbirlerine asla yenilmemeleri gerekiyordu. bu dört büyük takim birbirlerine ne kadar yenilmezlerse kendilerini o kadar yukarida görüyorlardi. mesela galatasaray gençlerbirligi'ne yenilebilirdi, ama bir fenerbahçe'ye yenilmesi korkunç bir seydi. bu bir sablondu. bunun için de sahada her seyi yapabilirlerdi.

* bu psikolojinin lige heyecan katan tatli bir tarafi da yok mu?
tabii, bu zaten futbolun bir parçasi, yani "raconu"dur.

* galatasaraylilara bir 100'üncü yil mesajiniz var mi?
her kazandiklarinda ben de burada çok seviniyorum. ama bir mesaj vermem zor. çünkü zaten ben de bir cimbom taraftariyim. futbolculara söyleyeceklerimi ise her birine tek tek mektup yazarak anlattim.

bu hagi'nin kendi birasi...
* galatasaray taraftarina iliskin aklinizda kalan nedir?
dogrusunu isterseniz dünyanin her tarafindaki taraftar aynidir. hepsinin içinde bir ates yanar. g.saraylilarda da bu atesi gördüm.

* uefa kupasini niye besiktas, trabzon, fenerbahçe degil de galatasaray aldi sizce?
benim sansim! (kahkahalarla gülüyor)

* tam da 100'üncü yilda sampiyon olamazsak ne düsünürsünüz?
her zaman bir kisi kazanir, o kadar üzülmeye gerek yok. ama eger kazanmazlarsa kendime sorarim: ben nerede yanlis yapmisim diye...

* sizce hagi'nin bir hatasi var mi?
bu onun birasi, benim degil! (almanlarin "her yigidin bir yogurt yiyisi vardir"a benzeyen böyle bir deyimleri var) oyunculugu çok hosuma giderdi, gerisi onun problemi.

* fatih terim'e bir öneriniz var mi?
aslinda hepsine bir seyler söylemek istiyorum. fatih benim kapitalimdi. oyundan sonra, oyundan önce, antrenmanlarda düsüncelerimi hep onunla paylasirdim. mustafa'yla (denizli) da ayniydi. üçümüz çok iyi anlasirdik. fatih artik çok deneyimli bir isim. her teknik direktörün durgun oldugu zamanlari vardir. fatih'in su anda bir sorunu olsaydi mutlaka benimle paylasirdi. demek ki problemi de yok!

* türk futbolunu nasil görüyorsunuz?
ben her zaman skora bakarim ama üzüldügüm seyler de oluyor. dünya üçüncüsü olmus bir takim, bu kadar iyiyken neden statlardaki olaylara son veremiyor anlamiyorum. mesela besiktas maçindaki olaylara çok üzüldüm.

sike olsaydi kontratimi yirtip ülkeme dönerdim
* sizin zamaninizda oynanan bir malatya-besiktas maçi var. iddiaya göre galatasaray, besiktas'i yenmesi için malatyali futbolculara prim olarak birer araba hediye etmis. siz böyle bir sey biliyor musunuz?
galatasaray mi yapmis? bunu söyleyebilmeniz için benim önüme belge getirmeniz gerekir.

* bir galatasarayli olarak böyle bir soruyu sormak benim için de kolay degil ama sormam lazim. bu skandal meclis'e bile yansidi.
1990 yilina kadar istanbul'daydim. böyle bir seyi bir kez bile ne gördüm ne de duydum.

* olsa bilir miydiniz?
bilmem gerekir öyle degil mi? eger böyle bir durumla karsilassaydim o anda kontratimi yirtar, galatasaray'i birakip ülkeme dönerdim.

* futbolda sike yok mu?
her zaman, her yerde buna uygun insanlar vardir. bu bir kötü karakter isidir. ama sporcu kafasiyla düsündügünüzde böyle bir seye asla izin vermezsiniz.

venerdì 15 giugno 2007

8>10

Gözer haberi verdiğinde çoktan duvarımı süslüyordu yıllar sonra..
ne Gheorgheler ne Robertolar ne Lincolnler...
gelmedi onun gibisi gelmeyecek...



--Smirnoff Apple - Çamlıca LighT - Sarılıp yılana--ADEC SAAT

martedì 5 giugno 2007

Blog Heinz Feldkamp


Kalli isminin aklıma ne zaman düştüğünü ve sonrasında gelişen sürece hiç giresim yok sorun Trofolo'ya anlatsın...Ama Kalli ismi bizim gündemden basının gündemine düştüğünden beri aklıma nedense Kalli'nin bizim başımızdaki hali değilde Bayer Uerdingen'in başındayken bizi elediği seri gelir.Hani şu Simoviç'in Almanya'da son dakikada kornerden gelen topu yumurtladığı maç.Ve nedense o maçta o talihsiz golden bir müddet önce oyuna giren Erkan (Ültanır)ve yine aynı takımda oynayan ince bıyıklarıyla gözümün önünden gitmeyen Burak.Burak'ın soyadını hatırlayamamak ,yoğunluktan şöyle geçmişi karıştıramamak da (farkettim ki bavul hala dostum Zoban'da) dert olmuştu içime.Oysa o dönemin Tommiks Teksaslarına baksak arka kapaklarında Erkan'ın da, Burak'ın da ve hatta yine o takımda nedense bugünün Haspolatlı'sına duyduğuma benzer bir şekilde sempatiyle bağlandığım Halil İbrahim'inin,Adnan'ının da resimleri mevcut...75 krş luk Tommiksler,Grundig reklamlı Trabzonsporlular ve kafamın içinde sürekli o maç ve Burak,Erkan,Burak,Erkan,Burak,Erkan...dönüp duruyordu.
Dün Kalli İstanbul'a ayak bastı.Dedemin öldüğü yaşta.Dedemin Kalli'nin yönettiği takımın kupa finalinde İnönü'de Beşiktaş'ı yendiği maçı izlerken öldüğü yaşta.Tribünde değil sahada,Uhlsport eşofmanlarıyla.Ve kendisi gündeme geldiği dönemden beri yanına yakıştırılan Falkolar,Ertuğrullar,Abdullahlar değil bir başka ismin adı çıktı gazetelerde yardımcı antrenör olarak...Burak Dilmen !!
Bir yerden aşina geliyordu isim çok oturmuştu günlerdir aklıma gelemeyen soyadının yerine ve koş google yetiş yardımıyla bir baktık ki Lebron James koyabilir Tim Duncan'a...Ta kendisi...Burak Dilmen bizim ince bıyık, kıvırcık saç Burak.Ve hatta Erkan'la beraber altyapıda hocalık yapar vaziyettelermiş son dönemde...
Anthony Cooper,Jacob,hisar,masa,uerdingen,kalli,burak,bloga dönüş...
Hayırlısı...En hayırlısı da Kalli'nin gelişi Şükrü'yü götürmüş...Darısı Ali'lerin,Celal'lerin,Cengiz'lerin başına ve tabi ki abilerin abisi...
Mart...kol...sepet...